Günümüzde yeme bozukluklarıyla alakalı en yaygın hastalık obezite olsa da anoreksiya ve bulimiya hastalıkları da modern dünyada maalesef giderek yaygınlaşmaktadır.

Peki anoreksiya nevroza nedir? Tanım olarak kişinin kendini kilo vermeye zorlaması ve bunun sonucunda aşırı kilo kaybına sebep olan hastalıktır. Ortalama olarak kişinin normal ağırlının %15’i kadar kilo kaybıyla sonuçlanır. Bu oran bazı hastalarda ağırlığının %50’sini kaybetmeye kadar yükselebilir. Anoreksiya hastalığına sahip olan bireyler sürekli olarak yemek yemeyi reddetme eğilimindedirler. Tipik bir anoreksiya hastası kilo kaybından kaynaklanan sorunları görmezden gelmekte ve inkar etmektedir. Sürekli olarak yediklerinin çok fazla olduğunu iddia etmekle birlikte gün içerisinde birkaç saati bulan çok ağır egzersizler yapma eğilimindedirler. Ne kadar zayıflasalar da yeterli olmaz ve sürekli ne kadar kilolu olduklarından yakınırlar. Anoreksiya nevroza kadınlarda çok daha yaygın bir hastalıktır hatta öyle ki ereklere oranlan 20 kat daha fazla rastlanır. Bu hastalığa sahip olanların yaş aralığı ortalama olarak 12-20 dir.

Peki bulimiya nedir, nasıl bir hastalıktır? Anoreksiyadan ne gibi farkları vardır? bulimiya hastaları aslında çok daha normal kilolardalardır fakat yediklerini kusma ya da laksariflerle (müshil) çıkartma şeklinde yol açacak boyutta olur. Bulimiyalar günün belirli saatlerinde ise aşırı yemek yeme (hatta yemek atağı diye bilinir, günün belirli bir diliminde büyük miktarda yiyecek maddesinin hızla tüketilmesi) halindedirler. Bulimiya hastalarıyla yapılan bir araştırmada en az bir öğünde aşırı yemek yediklerini belirmektedirler ve bu öğünün içeriği genellikle tatlılar ve karbonhidratları içermektedir fakat yemek atağının ardından yenilenin çıkartılması gerçekleştiğinden kişi vücut ağırlığını korumaktadır. Böylece bulimik kişi yeme bozukluğunun gizli kalmasını sağlayabilir. Bulimiya da anoreksiya gibi genç kadınlar arasında yaygındır fakat görülme oranı anoreksiyadan fazladır.

Peki bu hastalığın arkasında sosyokültürel etkiler var mıdır? Psikologların çoğu sosyal ve kültürel yani çevresel nedenlerin yeme bozukluklarında etkili rol oynadığını ileri sürmüşlerdir. Günümüzde kadınların zayıflığa fazlasıyla önem verdiği aşikardır. Bu önem son 40-50 yıl içerisinde giderek artmaktadır ve buna paralel olarak yeme bozukluğu da yükselmektedir Aslında bu toplumsal değişimde kusursuz kadın görüntüsünün yıllar içerisinde değişmesinden kaynaklanır. Medyada yer alan ‘ideal’ kadın profili nasıl olur da yeme bozukluğuna sebep olmaktadır diye düşündüğümüzde ise karşımıza Fredricson ve Roberts (1997) yılında ileri südüğü nesnelleştirme kuramı ile açıklanabilir. Bu kuram, kadın vücudunu sürekli olarak nesnelleştiren (görsel kitle iletişim ve gerçek iletişim) bir toplumda yetiştirmenin, kızların. ve kadınların kendilerini nasıl gördüklerine ve sağlıklarını nasıl büyük bir biçimde değiştirdiğine yönelik köklü bir açıklama getirir. Cinsel nesnelleştirme ise başkasının kişiyi cinsel tüketim aracı olarak görmesi durumudur. Cinsel nesnelleştirme sağlıklı bir durum değildir ve gözlemci nesnelleştirmeye maruz kalan kişinin tüm özelliklerini çıkarı için nesne statüsüne çevirir. Bu teoride anlatılan ise cinsel nesnelleştirmeye defalarca maruz kalan kadın ise, gözlemci perspektifi kazanarak kendi vücutlarına yöneltmeleridir. Bu nesnelleştirmeye kadınlar birçok şekilde maruz bırakılabilirler; bir araba reklamında, bir parfüm reklamında, bir televizyon dizisinde, sosyal medyada ya da iş ortamında bu alanlara verebilceğimiz örneklerden birkaçıdır. Bu maruz kalma sonucu kişinin kendi görüntüsüyle uğraşmasına kendini nesnelleştirme denir. Kendini nesnelleştirme kişinin kendi vücudunun özelliklerine birinci şahıs bakış açısından yaklaşmak yerine (nasıl görünüyorum?), görünen özelliklerini üçüncü kişi bakış açısıyla değerlendirmesine denir. Bu bakış açısı aslında bize kendimizi izlemek ve bir özbilinç kazandırabilse de sürekli olarak bireyin kendisine eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmesi yorucu olabilir. Ayrıca kişinin kendi görüntüsüyle obsesyon derecesinde ilgilenmesi sebebiyle diğer aktiviteler yeteri ya da kaliteli vakit ayıramamasıyla sonuçlanabilir (örnek olarak kahvaltı yapmamak). Bu kendini eleştirme duygusal bir dolum noktasına ulaştığında kişilerde depresyon görülebilir ve bireyin kendini beğenmeme hali artarak devam eder. Tek sebebi bu olmamakla birlikle anoreksiya ve bulimiya nevrozanın yadsınamaz sebeplerinden birinin bu olduğu görüyoruz.

Sosyal medya ve medyada metalaştırılan kadın figürü üzerinden birey kendini beğenmemeye, acımasızca eleştirmeye devam ediyor. Dolayısıyla kişi yine bu sebeplerden yemek düzenini değiştirerek bir kalori sayacı gibi yaşamaya ya da yediklerini bedeninden hızlıca uzaklaştırmaya çalışıyor. Tüm bunların sonucunda birey geri dönülemez sağlık sorunları yaşıyor hatta maalesef bu hastalıklar ölümle sonuçlanabiliyor. Bu yüzden bu tarz şikayetleriniz varsa öncelikle DİYETİSYEN veya PSİKOLOG ile görüşmenizi tavsiye ederiz. Sağlıcakla kalınız.

PSİKOLOG BELGİN ÖZTABAK

oztabakbelgin@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here